Bizi yıllarca ateşsiz silahlarla vurdular. Bu yıla kadar milyonlarca, bu yıl ise 160.000 insanımız kimyasallarla vuruldu. Vurulanların 80 bini öldü. 2500'ü çocuktu. Her gün 450 insanımız, ölmeye devam ediyor.
Eğer bir saldırıda ya da bir kazada 450 insan ölseydi, yer yerinden oynardı. Ama bu silah sadece insanları öldürmüyor, aynı zamanda insanların iradesini tepkisini ve idrakını da öldürüyor.
Silahların etkisi gün geçtikçe artarak devam ediyor.
Bu silahların adı nitrat ve aminler, formaldehitler, triclosanlar, aromatik amiller, arkilamitler, triklorakabanlar, amonyak karameller ve bunun gibi daha birçok zehir, suyumuza ekmeğimize, havamıza eklenmiş durumda.
Tabiki bu kadarla sınırlı değil. Bebeklerimizin yiyeceğinde, sütümüzde, meyve sularımızda, yoğurdumuzda, etimizde, deterjanlarımızda, antibakteriyel sabunumuzda, kremimizde, evimizin duvarında, tavanında, her yerde var.
Bu kimyasal silahlar tesirini gösterince de, adına KANSER oldu diyorlar.
Akıllara şu soru geliyor. Neden bu kadar zehir. Söyleyeyim, daha fazla kazanmak için. Kimyasal renklendiriciler bitkisel renklendiricilerden 20 kat daha ucuza mal ediliyor. Bitkisel çözücüler, alkolden 20 kat daha pahalı. Tüm gazlı içeceklerde, aromalı meyve sularında, meyve özlerinde litrede, yüzde üç alkol bulunuyor.
Kazanç sahiplerinin çoğu ise, dış sermaye ve ilaç sektörü. Ne yazık ki maddi menfaatler için, bir nesil tehlikeye atılıyor. Ayrıca manidar olan ise bu alkollü içeceklerin sofralarımızı, özellikle düğün ve iftar sofralarımızı süslüyor olması.
Şunu duyar gibi oluyorum "Peki biz ne yiyeceğiz". Doğrusu burada toplum olarak tıkanıyoruz. Doğal ve temiz yiyecek bulmakta zorlanıyoruz. Lakin en azından gücümüzün yettiğince seçici olmalıyız.
Çoğumuz, amaan bir şey olmaz diyerek, zehire katkı sağlayıp insanların ölümlerini seyrediyoruz. Aslında seyretmiyoruz sadece duyuyoruz, belki seyretsek, görsek bukadar umursamaz olmayacağız.
Mesela Çapa Hastanesi'nde 6 aylık bebeğin kemoterapi alırken nasıl kıpkırmızı olduğunu ve yüzündeki acı izlerini görüp, ağlamasındaki yalvarışını duysaydık, bukadar umarsız olmazdık.
Yada 12 yaşındaki asiye'yi görseydik, artık damar yolu bulunamıyor, her şeyini kaybetmiş, kaşını, saçını ve pembe gülüşlerini... Yürüyemiyor Asiye, yürüse belki de kaçıp gidecek. Kemoterapi odasına giderken bağırıyor almayacağım öldürün beni diye, Annesinin çaresizliğini görseydik, belki bukadar umarsız olmazdık.
Yusuf'u görseydik, daha yirmi yaşında, tekerlekli sandalye'de belli ki uzun boyluymuş, sanki bir avuç kalmış, teni bembeyaz kesilmiş, gözleri görmüyor gibi bakıyor. Yusuf'un kelimeleri de tükenmiş hiç konuşmuyor. Bir ara ayağı tekerlekli sandalyeden düşüyor, ama yerine koyacak gücü yok. Yusuf'un babası panikle kaldırıyor Yusuf'un ayağını, ama sanki dağ kaldırıyor. Yusuf'u ve babasının acısını görseydik belki bukadar umarsız olmazdık.
Bir damla suya olan harareti, bir nefes ferahlığa olan ihtiyacı, hastane köşelerinde evlere olan hasreti ve acısına şahit olduğun en sevgilinin gözlerine bakıp, iki rahmetten birisi diye inleyişi görebilseydik belki bukadar umarsız olmazdık.
160 bin hastanın ve onların sevdiklerinin nefesi ile YETKİLİLERE SESLENİYORUZ. Lütfen bu nesli ve geleceğimizi koruyun. Eğer bunu yapacak güçte değilsek en azından gıdaların üzerine kanserojen madde içerir diye yazın. İnsanlarımız kimya uzmanı değil, madde yapılarını anlayamazlar. Onun için gıdaların üzerine anlaşılır bir biçimde büyük yazılarla yazın. Ya da kanserin bir rengi olsun. Gıda kutularının üzerine o renk yerleştirilsin.
Belki o zaman anne, sağlıklı diye 6 aylık bebeğine, paket meyve suyu veya paket meyveli yoğurt yedirirken bir miktar zehir yedirdiğini bilir.
Baba 9 yaşındaki oğlunu sınav çıkışında büyük hayallerle karşılarken, ödüllendirmek için fastfood yemeye götürüp, büyük kola ve patates kızartmaları yedirirken, aslında 10 çeşit zehiri baka baka yedirdiğini bilir.
Dedeler torunlarını sevindirmek için ceplerine koydukları şeker, çikolata, sakızların birer zehir olduğunu ve ilerde torunlarını ağlatacağını bilir de fikri değişir. Cebine fındık veya kuru üzüm koyuverir.
Bakarsın, belki sevdiklerimizi mutlu etmek için aldığımız iletişim araçlarının, radyasyon zararını ve hareketsizlikten dolayı kas hastalığını, göz hastalığını, ruh hastalığını, ve ahlak hastalığını fark ederiz.
Haftada bir gün tüm iletişim araçlarını evde bırakıp, sabah namazını ailece bir camide kılıp, sonra güzel bir Doğa yürüyüşüyle rahatlayıp, evden götürdüğümüz sade bir kahvaltı ile taçlandırmak için, birkaç saat vaktimiz olduğunu fark ederiz.
Ömür dediğin ne kısalır ne de uzanır.
Ömür bereketlenir yadı asırlara ulaşır veselam.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.