Hira Nur Dağı deyip de geçmeyin, Hira Nur dağı zirvelere kurulmuş eşi benzeri olmayan muhteşem bir saraydır. Bakmak başka, görmek başka. Bakınca dik yamaçlı bir dağ, görünce zirvesi semalara ulaşan muhteşem bir saray! Bakınca çetrefilli bir yol, görünce zirve-i vuslata ulaştıran bir kol!
Cebeli Nur'un, 642 metre yüksekliğine kurulan bu saray, ışıklarıyla karanlığa bürünen tüm cihanı yeniden aydınlatacak, nice feryatların imdadı, nice yaraların merhemi, nice umutsuzların müjdesi olacaktı.
Yolun sonu sevgiliye ulaşıyor ise, Hira Nur yokuşu yormaz ki Hatice'yi. Dik kayalar acıtmaz Hatice'nin ayağını. Engin vahalara ulaşmak heyacanıyla çarpan yüreğine, güneş tesir etmez. Hem ateşin nuru yaktığı nerede görülmüştür.
Hatice'nin siyah saçları sıcak bir esinti ile dalgalanırken, alnından süzülen elmas taneleri ışığın her rengini taşlara yansıtıyordu. Hatice rengarenk çiçek bahçeleri içerisinde yürüyen beyaz tül gibiydi. Hatice en çok beyaz giyerdi. Seven sevdiğinin rengine bürünürmüş. Mekke'nin melikesi her adımıyla Hira Nur Dağı'nı titretiyordu. O, Hira Nur Dağı'nın hem nazlı, hem de niyazlı geliniydi.
Hz Hatice'nin gömülen kız çocuklarının feryatlarından, kölelere vurulan kırbaç seslerinden, Lat ve Uzza'nın karanlık duruşundan korkan yüreği, Varaka Bin Nevfel'in müjdeleriyle teskin oluyordu.
Hz. Hatice'nin en çok bilinen yanı, Hz Muhammed'e olan eşliğidir.
Sayfalar onun Sevgiliye olan muhabbetini, sadakatını, vefasını anlatır, az dillendirilen yanı ise, Hz. Haticenin merhametiydi.
"Ümmete Rahmet olarak gönderilen Peygamberin yanında, Ümmete Merhamet olarak gönderilen bir anneydi Hz. Hatice."
Hz. Hatice, Hira Nur Dağı'na her çıkışında, muhteşem sarayın görünmeyen tarafını da, bütün iz ve işaretleri ile hissederdi. Her defasında önüne çıkan sert kayalar, ayaklarını kanatırcasına batan, parçalanmış taşlar, ve kıbleye doğru eğilmiş başı ile Hira Nur dağı, düşündürürdü Haticeyi, yoksa dağın üzerine beklenen inmiş; "OKU" diye bir ses şafakları yarmış mıydı? Hatice bu heyecanla mağaranın önüne bir nefeste çıkar ve uygun zamanı beklerdi. Bu bekleyiş bazen saatler, bazen de günler alırdı. Mağaranın kapısında Hatice, mağaranın içerisinde Hz. Muhammed, bu ikinin heyecanı, bir olanın nazarını celb ederdi... Dillerin yetersiz, gözlerin fersiz kaldığı, göğüs kafesinin çırpınışlarının mağaranın duvarlarındaki iniltiye karıştığı uçsuz bucaksız bir alem oluverirdi Hira Nur dağı. Sanki zaman durur, hatice mağaranın duvarında öylece kalıverirdi.
"İnsanı, sözü değil, yüreğindeki közü anlatır. Dere ne kadar taştan taşa vursa, yokuşlardan atsa da kendini, ne çare ki ummanların sessizliği gönülleri titretir."
Bu mağaranın kapısındaki sessiz bekleyiş 14 asırdır bize Hz. Hatice'yi anlatıyor.
Hz Hatice üç şekilde içeri girebilirdi. Bir, Varaka Bin Nevfel'in müjdeleriyle hasretli bir bekleyişin vuslatına koşardı. İki, günlerdir görmediği sevdiğine, çocuklarının babasının yanına koşardı. Üç bulunduğu yerde bekler, müsait olunca girer, yemeğini ikram eder, yoruldum demez, çocuklar demez, gel demez, adeta kaybolurdu.
Hz Hatice üçüncüyü seçmişti, karşılıksız, beklentisiz olanı, müminlere "anne" olmayı... Sadece altı tane gülün degil, yeryüzünün bütün çiceklerinin annesi, Afrika şakayıkının, Bosna zambağının, Türkiye Lalesinin, Gelinciklerin, Papatyaların, Kır çiçeklerinin annesi olmayı seçmişti. Hz Hatice, elini toprağın altından çıkaran küçük kızın, az çalıstı diye kırbaçlanan siyah çocuğun, asırların, çağların yorduğu nesillerin, ezilmişlerin, zulum görmüşlerin, mazlumların, yalnızların annesi olmayı seçmişti. Çünkü o biliyordu ki "ancak seçenler seçilir" !
Hira Nur dağının eteklerinde elinde yemek tasıyla süzülen gelini hayran hayran izlerdi tüm melekler ve kulağına fısıldardı sevgili, "En sevgilinin sana selamı var"...
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.