Asırlar boyunca dünyaya gerek askeri gücüyle, gerek zengin ticaret hacmiyle ve gerekse üstün kültürel birikimiyle hakim olan Ecdadımız; Batının nihayet kendine gelip doğudan örneklediği yaşam biçimlerini, ilmi gelişmeleri, buluşları, eserleri ve cemiyet olma şuurunu kendi kültürüyle yoğurup, yenilenip atağa geçmesiyle birlikte bu hakimiyetini kaybetti...
Rönesans’la birlikte karanlık zamanlardan aydınlığa doğru ilerleme kaydetmeye başlayan Batı Toplumu; Sanayi Devrimi ve peşi sıra gelen bir dizi yenilikle ekonomik, sosyolojik, teknolojik, bilimsel ve kültürel açıdan öne geçmeyi başardı..
Ve lakin Batı şunu yapmadı; geleneksel kültürle modernite arasında sıkışıp kalmadı.. Ne geleneklerini tümden(ki bizim kadar köklü olmasa da) kesip attı, modernizmin bütünüyle toplumsal dokuyu ters düz etmesine müsaade etti.. Ve ne de eskiye her haliyle bağlı kaldı...
Bize gelince... Tanzimat Döneminden bu yana hem aydınlarımızın hem de toplumumuzun kahir ekseriyetinin kültür buhranlarının temel sebebi Doğu-Batı kültür sentezini dengeli kuramamış olmamızdandır.. Bu denge kurulamadığı müddetçe nesiller boyunca bu buhranların devam etmesi kaçınılmazdır...
Şöyle ki; Ne Batı’dan almamız gerekenleri tam manasıyla almayı başarabildik ve ne de hüviyetimizi oluşturan Doğu kültüründen ayarlamamız, uyarlamamız ve ayıklamamız gerekenleri layıkıyla becerebildik... Sentezde dengeyi bir türlü yakalayamadık... Eskiyle yeni arasında sıkışıp kaldık... Dolayısıyla geleneksel değerlerle çağdaş değerleri bir türlü uzlaştıramadık...!!!
Oysa formül o kadar da zor değildi... Sırtını geleneklere yaslayıp, dünyadaki tüm gelişmelere ayak uydurmak ve fakat bizi biz yapan kültürel kimliğimiz olmuş değerlerimizden, örf ve ananelerimizden kat’i surette ödün vermemek, terk etmemek ve nesilden nesile aktarımına devam etmek... İşte ölçü bu olursa arada kalmışlıktan kurtulup, sentezde dengeyi sağlamış oluruz... Yoksa yarım aydınlarımızın önerdiği gibi tamamen kökümüzden koparak bir değişim ve dönüşüme kalkışırsak, kimliksiz, başıboş, oradan oraya savrulan nesillerden başka elimize bir şey geçmez...
Eskiyle yeniyi mukayese etmek, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmaya çalışmak için beş bin yıllık kültürel zenginliğimizi, birikimimizi bir kenara itip, topyekun reddetmek gerekmiyor... Köklü geçmişimizin işe yaramayan artık mazide kalması gereken kısımlarını yeninin kullanışlı, yapıcı, işlevsel ve kuvvetlendirici taraflarıyla beslemek, dönüştürmek gerekiyor...
Bilakis toplumumuzu tamamen köklerinden kopararak, gayri milli kültürlerin etkisine maruz bırakmak, onların bizim dokumuza uymayan tecrübelerini, yaşantı biçimlerini, kayıtsız şartsız örnek almak kimliksiz bir topluma dönüşmekle eşdeğerdir...
Unutmayalım ki; gelenekler, ananeler, örfler, adetler toplumların devamlılığını sağlayan silsilelerdir... Kalıcılığın yegane sigortalarıdır.. Ve toplum bünyesini öldürücü, yok edici virüslerden, tahrip gücü yüksek zararlı akımlardan korur...
Ez Cümle; Ne eskiyi bütünüyle terk ne de yeniyi filtresiz kabulleniş... Doğu-Batı sentezindeki dengeyi yakalayıp, uygun doz ve eğreti durmayan, bünyeye uygun entegrasyonla, çağdaş dünyayla barışmak, uzlaşmak ve yarışmak...
İhtiyacımız olan denge budur!
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.